Kadınlar sever diye yazdım, erkekler de sevdiceğim.

17.2.12

Seni Özleyince Halay Çekiyorum



          Seni özleyince gözlerimi kapatıp, bağdaş kurup, halay çekiyormuş gibi yapıyorum... tabiki bi halta yaramıyor...


          Aslında hayatının bir döneminden önce varlığından bile haberdar olmadığın birisi... Tanıştığınız an yaşanmamış olsaydı, yolda yürürken omzuna çarpsa "önüne baksana lan!" diyecekken şimdi kendi kendine mırıldanıyorsun "napıyor ki şuan acaba?"


          Neyse ki, yaşam destek ünitesi bilgisayarlar ve sanal ortamlar var da neler yaptığını takip edebiliyorsun. Birini birkaç sene önce özlüyor olmak daha zordu, check-in yapamıyordu ozamanlar düşünebiliyor musun? korkunç! Ama yine de yeterli gelmiyor tabiki facebook, twitter... 


          Nerede olduğunu bilmen, yanında olması anlamına gelmiyor. Fotoğrafına bakman onu görmek değil ve ne düşündüğünü okuman, o anı paylaşmak sayılmıyor. Hiç bir oyun saçlarınla oynaması kadar keyif vermiyorken sen sadece kendini oyalamaya çalışıyorsun...


          "Gel" diyemediğinden "git" dedirtiyor her defasında doğa üstü bir güç. Dolayısıyla kendi kendine özlemeye devam ediyorsun. 


          Aslında tek yapman gereken, arayıp "özledim" demekken, sen mal gibi, o seni arasın diye telefonuna bakarak yaşıyorsun.


          Korkuyorsun çünkü, sen onu aramamak için kendinle bu kadar savaşırken, onun seni özlememiş olmasından.


          Çünkü özleseydi, arardı....

14.2.12

duyulavmi?



          Ne kadar zor birini sevmek… Önce kaşını gözünü beğeneceksin sonra kıyafetlerini, konuşmasını, düşüncelerini… Sevgilinizi komik mi alırdınız yoksa zeki mi? İsterseniz içine birazda romantizm ekleyebiliyoruz promosyon olarak!?

          Aslında çok da fazla seçme şansın yok, neye göre aşık oluyoruz bilmiyoruz sonuçta… Bir tabur adamla tanışsan içlerinden sadece birini seçiyorsun. Televizyonlarımızın vazgeçilmezi evlendirme programlarında da dedikleri gibi “elektrik alıyorsun” birinden işte o kadar…

          Etrafında bir dolu seçenek varken, senin parmağın sadece onu işaret ediyor. Kapında yatsa diğerleri, umurunda değil…

          Başlarda her şey çok heyecanlı oluyor. Aradığı zaman kalbin pörtlüyor, gördüğün zaman elini kolunu koyacak yer bulamıyorsun. O andan itibaren her şey bir mucizeye dönüşüyor; aynı anda birbirinize mesaj atmalar, tam da onu düşünürken seni araması, efendime söyleyeyim bir gülüşmeler sırıtmalar… Zaman geçtikçe monotonlaşsa da yaşadıklarınız fark etmiyor artık senin için çünkü çoktan kötü yola düşmüş oluyorsun, artık ayı da olsa öküz de olsa, anlayışsız bir domuz da olsa seviyorsun onu…

            Ne kadar zor aslında birini sevmek… Çünkü sevdiğin zaman sevilmek de istiyorsun. Bütün önceliklerin o olmuşken, sen de onun önceliği olmak istiyorsun. Kocaman bir pasta olan hayatının tümünü ona hediye ediyorsun ama senin onun pastasında sadece bir dilim olma fikrin canını sıkıyor. Sen, her zaman yanında olmasını isterken, o arkadaşlarıyla buluşuyor. Ama en çok da, sana söz vermişken son anda başka bir iş çıkarmasına sinirleniyorsun. Telefon konuşmaları azalıyor, görüşmeler seyrekleşiyor. Belki de hiç başlamamış olan ilişki bitişe doğru ilerliyor.

          Ama artık ne olursa olsun seviyorsun onu. Fakat zaman geçiyor ve aranızdaki ilişki ilerledikçe şartlar zorlaşıyor. O hiçbir zaman senin ne istediğini anlamazken, sen her zaman onu suçluyorsun. Ama yine de anlam veremediğin bir şekilde sabah onunla uyanıyor, akşam onunla yatıyorsun. Adı ağzına yapışıyor… Arkadaşların dinlemekten bıkıyor, sen anlatmaktan bıkmıyorsun… 

          Sonra sürekli aklında aynı soru dolanıp durmaya başlıyor."Beni seviyor mu?" ve bunu kendine sorduğun anda, sizi masallara götürecek olan at arabası bir anda kocaman bir kabağa dönüşüveriyor. Çünkü biliyorsun, o seni ya sevmiyor ya da hiç senin onu sevdiğin gibi sevmemiş aslında... Aklında binlerce soru beliriyor ve en çok da "Madem sevmiyordu neden hayatıma girdi?" diye düşünüyorsun.

          O bile senden uzaklaştığını bilmezken, sen hissediyorsun… Elinden gelen her şeyi yapıyorsun belki başa dönmek için fakat sonra çırpındıkça batmak yerine, üzüntülerini de alıp, sen onu terk ediyorsun.

          Terk ediyorsun çünkü daha fazla acı çekmek istemiyorsun… Çalmayan telefonlar, gelmeyen mesajlar, söylenmeyen sözler artık sinirlendirmiyor seni sadece üzüyor. Sen bütün hazırlıklarını yapmış ona giderken, onun kapılarının kapalı olması, o kapıyı kırmak istemen yerine, seni kırıyor...

          “O da beni seviyor mu?” sorusunun cevabını da alıp gidiyorsun sonuç olarak.

          Bu yüzden belki, sevişmek sevmekten daha kolay geliyor insanlara çünkü biriyle sevişirken o da benimle sevişiyor mu? diye düşünmen gerekmiyor… 

13.2.12

Huzur İsrafta


          Hayatını değiştiremiyorsan, saçını değiştir en azından havan olur…

          Terk mi edildiniz? Sevgilinizle mi tartıştınız? Hemen koşun kuaföre ya da alışveriş merkezine…  Değişiklik yapmak iyi geliyor. Kendinizi daha iyi hissediyorsunuz ama aslında hiçbir şeyin değiştiği yok. Sadece daha güzel göründüğünü düşünmek biraz özgüven salgılıyor, o kadar. Sabah uyandığında yine aynı acıyla uyanıyorsun. Karnında böyle kocaman bir sancı, bilinçten önce geliyor bedene. Neden üzülmüştüm ben diyorsun ve ardından aklına geliyor…

          Saçımızı boyatıp yeni kıyafetler giydiğimizde her şeyin daha iyi olacağına inanmamız aslında tamamen çok fazla Türk filmi izlememizden kaynaklanıyor. Neymiş; terkedilen, istenmeyen kadın zengin olmuş ve yeni kıyafetler almış, o güzelim uzun kahverengi saçlarını da güya kestirmiş sarı peruk takmış. Adam da kadına aşık olmuş, bin pişman, kul köle ve ardından mutlu son!

          Paralel evrende işler böyle yürüyor olabilir fakat gerçekler hiç de bu şekilde ilerlemiyor. Sen gidiyorsun bilinçaltındaki Yeşil Çam rüyasıyla, “depresyondayım kuaför bey benim saçları biraz uçuralım!” diyorsun. Maaşının üçte ikisiyle de yeni ciciler alıyorsun. Buraya kadar her şey senaryoya uygun ama sonrasında ne gelen var, ne giden…

          Papaz olmuş saçların ve kredi kartı borçlarınla apışıp kalıyorsun… “Bir kutu da mendil alsaydım keşke ağlayınca sümüklerim aktı” repliğiyle sonlanıyor muhteşem filmin.

          Velhasıl ne yaparsan yap olmuyor bazen…

          Huzur israfta olsa da, her zaman filmler mutlu sonla bitmiyor. Sana da sadece yeni saçların, kıyafetlerin ve her şeyin bittiğini idrak etmek kalıyor…

11.2.12

Ergen Terk

          Şuan isteyeceğim en son şey, yeniden ergen olmak…

          Çirkinsin bir kere, üstelik buna rağmen kendini dünyanın en güzel yaratığı zannediyorsun. Yüzün bir acayip, bir gözün kalk gidelim diyor öbürü bok yeme otur… Bedenindeki büyüme nedeniyle eline koluna hakim olamıyorsun.  Sivilceler basmış dört bir yanını, baktığın her yerde diş telli insanlar duruyor.

          Garson boysun üstelik, Çocuk mağazasındaki kıyafetler küçük, diğerleri ise büyük oluyor. Ayrıca ne giysen ya çocuk gibi oluyorsun ya da annenin dolabını karıştırmış gibi…

          Zaten ne istesen olmuyor; barlara girmek için yaşın tutmuyor, içkiyi gizli saklı içiyorsun, gece arkadaşında kalmak için izin istiyorsun, zaten baban istediğin kot pantolonu ve ayakkabıları da almadı! Arabayı da vermiyorlar! Sevgilin de seni terk etti! Nağğlet olsun böyle hayata! Modundasın…

          O dönemde nasıl aşık olmuşuz birbirimize diye sormadan edemiyor insan kendine… Gerçi zaten aşık olsan da sonsuza dek sürmeyeceği aşikar. Bu gidecek bundan sonra yenisi gelecek, sonra bir başkası… Daha önünde çekilmemiş bir ton aşk acısı…

          Hoşlandığın kişiyi öpebilmek için şişe çeviriyorsun, elini tutabilmek için sinemaya gidiyorsun, görebilmek için kafelerde buluşuyorsun. Hayır; zaten ikimiz de çok çirkiniz, eninde sonunda da ayrılıcaz, niye kasıyoruz bu kadar? Dememişiz hiç!

          Yine de o zamanlar aşık olmanın tadı bir ayrı oluyor çünkü sevdiğin kişiyi sadece “o” olduğu için seviyorsun. Arabası yok, evi yok, işi yok… Askerliğini yapmış olma ihtimali yok, yemek ya da temizlik yapamıyor olması problem teşkil etmiyor… Sadece “o” olduğu için aşık oluyorsun. Yani ergen aklınla lanet ettiğin hayatta aslında en güzel aşkı yaşıyorsun ama salak olduğun için onun da kıymetini bilmiyorsun.

9.2.12

Marilyn Olsa Ne Derdi?

“Erdemli bir kız öpüşür ama aşık olmaz, dinler ama inanmaz ve terk edilmeden önce terk eder…”

“Yatakta ne mi giyiyorum? Birkaç damla Chanel No. 5.”
“Şöhret harikadır ama soğuk bir gecede ona sarılamazsınız.”
“Eğer bir kızı güldürebiliyorsanız ona her istediğinizi yaptırabilirsiniz.”

“Hayatın gerçekleri kurduğumuz hayallerden çok farklı. Uzunca bir süreden beri yalnızken mutsuz olmak, birisiyle mutsuz olmaktan daha iyi geliyor bana.”
“Bir erkeğin dünyasında yaşamaya aldırmam yeter ki orada da bir kadın olarak bulunabileyim..”
“Cinsellik doğanın bir parçası ve ben doğayı çok seviyorum..”
“Kimseyi kandırmadım. Ama insanların kendilerini kandırmalarına izin verdim. Hiç biri benim kim ya da ne olduğumla ilgilenmedi. Bunun yerine benim için bir karakter yaratmayı tercih ettiler. Onlarla elbette tartışmayacaktım. Çünkü nasılsa olmadığım birine aşıklardı…”
“Eğer aptal bir kadını oynamam ve aptalca sorular sormam gerekirse akıllı bir kızmışım gibi davranmaya başlamam yeterli olur…”
“İhtiyarlamadan önce yaşamak zorundayız. Çünkü pişmanlık duymak en az korkmak kadar aptalca…”
“Gerçek aşık seni bir tek öpücükle bile kendinden geçirebilendir…”
                                                                                             Marilyn Monroe

8.2.12

Merhaba Mörfi, Öpüşelim mi?


          Sevgili Mörfi, aramızın çok bal olmadığının farkındayım. Nitekim yıllar yılı, ne zaman evden acil çıkmam gerekse çorabımın tekini bulamadım, hangi şeritten gitsem hep ötekisi ilerledi, hatta diğer şeride geçtiğimde de az önce bulunduğum şerit sular seller gibi aktı. Her karşıdan karşıya geçmeye çalıştığımda şehirdeki bütün arabalar oradan geçti, bir bluzu ne zaman çok severek giysem üzerime mutlaka yağ damladı, ne kadar paspal olursam o kadar eski sevgilimle karşılaştım. Soğan ve sarımsak yediğimde ise sevgili olmak istediklerimle burun buruna geldim…
          Bu yaptıklarınla bir şekilde baş etmeyi başardım. Fakat Erosla samimiyetiniz konusunda oldukça rahatsızım. Benim bu kadar rahatsız olmama rağmen sizin çok eğlendiğinizi de biliyorum. Ama ben hiç eğlenmiyorum! Bak, bak yüzüme bak gülüyo muyum ben?
          Siz arkadaş olduğunuzdan beri, kime aşık olsam; ya eski sevgilisini unutamamış ya ciddi bir ilişki yaşamak istemiyor ya da bana aşık olmuyor! Başlarda Erosun ok konusunda kıtlık çektiğini düşündüm, herhalde bir tek bana yetecek kadar oku vardı… Fakat sonradan anladım ki, bana aşık olup da benim hoşlanmadığım adamlar olduğuna göre bu işte senin parmağın olmalıydı. Gülme diyorum!
          Daha derin bir şekilde düşündüğümde çocukluğumdan beri dinlediğim bütün masalların da sizin işiniz olduğunu anladım. Her masalın sonunu aşkla bağlamak iyi numara, tebrik ederim.
          Neymiş? Pislik üvey annesi yüzünden pişmiş tavuğa dönen prenses, zehirli elmayı yemiş bayılmış ve ardından beyaz atıyla bir prens gelmiş, onu aşkla öperek bütün dertlerinden kurtarmış. Yok efendim eline zehirli tığ batan dünyalar güzeli yavrucak sonsuz bir uykuya dalmış, hop hemen oradan bir prens gelmiş kızı öpmüş ve ardından her şey mükemmel olmuş. Ver acıyı, ver acıyı sonra yapıştır prensi olsun bitsin…
          Yüz yıldır insanım, haala yapıştıramadınız prensi!
          Demem o ki, bu iş böyle olacak gibi değil, biz de seninle öpüşelim, barışalım ve ardından her şey mükemmel olsun!
          Erosa selamlar, sevgilerimle...

Şoşo ve Delitasyon

Bilgisayara yumulmuş çalışırken darlandım, biraz kendime gelmek için yerimden kalktım ve ofiste dolanmaya başladım. Satış ofisindeki kızların yanına gittim, biraz dedikodu yapar eğleniriz diye… Kapıdan içeriye girmemle birlikte hayatımda daha önce hiç duymadığım bir soruyla karşı karşıya kaldım.
-Meditasyona gidelim mi?
Bir afallama yaşadıktan sonra, üç saniye kadar içimden düşündüm “ meditasyon mu? Ne ki o? Nasıl yapılır ki?” ve cevap verdim.
-Tamam gidelim.
Biz ofisin umutsuz ev kadınları, üç kız, çamura dönmüş aşk hayatımızdaki sorunları düşünmekten biraz uzaklaşmak için meditasyona gidiyoruz. Amerikan sineması sana sesleniyoruz, hep senin başının altından çıkıyor bunlar!
Koştur koştur işten çıkıp küçük arabamıza binerek koyuluyoruz yola.  Müziği de açıyoruz bangır bangır, böğürmek suretiyle şarkı söyleyerek gidiyoruz yavaş yavaş nitekim çok trafik var (Selam Melih Gökçek Naber?) İçimizdeki Halil Sezai’yi arabaya kustuktan sonra inşaatın yanındaki krem rengi villaya ulaşıyoruz.
Arabayı park ediyoruz, içeri girmek için bahçe kapısını zorluyoruz. O sırada villanın içinden çıkan turuncu şalvarlı, uzun kabarık saçlı ve sakallı amca Hürrem Sultan Türkçesiyle yol gösteriyor “ oradan değil garaj kapısından!”  Neyse garaj kapısından, bacasından bir şekilde içeriye giriyoruz. Ayakkabılarınızı çıkarın komutundan sonra, şipidik çoraplı ayaklarımızla sonunda kapalı bir yerdeyiz. Ne olduğu tam anlaşılmayan bir yer, ev gibi, ama olmaması gerekmez miydi? Bildiğin ev burası diyorum ve adam “evet hepimizin evi burası, sizin de eviniz” diyor!?
Bir kadın geliyor hemen, sakallı amcanın karısıymış, terlik verelim size diyorlar… İstemiyoruz. Giymem ben öyle başkasının giydiği terliği kaç kişi giyiyordur onu kim bilir falan diye içimden söylenirken, kadın ve adam sürekli ısrar etmeye devam ediyor “giyin, giyin üşürsünüz bıdı bıdı bıdı…” Darlanıyorum artık ben, giyicem yani artık yeter ki ısrar etmesinler daha fazla… Dolaptan komik kalpli terlikler çıkıyor, hepimize bir tane…
Geriliyorum ben, sigara içmem lazım “biz uzun yoldan geldik de nerde sigara içebiliriz?” diyorum istemsizce “uzun yol?” neyse… Balkonu gösteriyor kadın;
“Burada içebilirsiniz, balkonda terlik de var”
 Ne terliği? Balkon terliği mi? Evde ayrı balkonda ayrı terlik mi giyiyorsunuz? Diye kıkırdarken balkonda “Yalan Dünya Pilastik Terlikleri” ile tanışıyoruz. “Merhaba dünyalı!”
Terlikle kafayı bozmuş meditasyoncu kadın gittikten sonra “bizden başka da kimse yok herlde” diye konuşurken bir araba yaklaşıyor. Bir kadın ve bir adam iniyor arabadan. “Tanıdıklarmış bide ahaha bak onlar daha uzun yoldan gelmiş, 07 plaka Antalya’dan geliyorlar herhalde” şeklinde saçma konuşmalrın ardından sonunda evin bodrum katına meditasyon alanına iniyoruz.
Bomboş bir oda, yerde otobüs koltuklarına benzer minderler var, duvarda da meditasyon felsefemizin temsilcisi Şoşo amcanın fotoğrafları ve yazıları…
Bizi kapıda karşılayan Kabasakal amca, bir oda gösteriyor ve üzerimizi değiştirebileceğimizi söylüyor. Neden ne giymemiz gerekiyordu ki?
Kabasakal amca, terlikçi kadın, Antalyalı kız ve abisi, sarışın kız, sakallı yabancı amca ve biz. Ortam çok canlı, daha da canlanacak ama henüz biz bilmiyoruz. Hepimiz yerdeki minderlere oturuyoruz. Şoşo hakkında biraz bilgilendirildikten sonra “Dolunay Kutlaması Ritüeli” için hazırlanıyoruz. Adam bize ritüeli anlatırken kulağımda bir uğuldama oluyor “yarım saat istemsiz hareketlerle dans edeceğiz..” nasıl yani?
Herkes oldukça cool görünüyordu aslında dans nerden çıktı ki şimdi? Hani bağdaş kurmalı, Nirvana’ya ulaşmalı meditasyona noldu? İiydi o! Ne dansı beee! Derken ben, herkes ayaklanıyor.
Şoşo amcanın yaptığı enteresan etnik müzikler dolduruyor odayı, “hayır ya olamaz”
Terlikçi kadın elinde bir sepetle bize doğru yaklaşıyor, içinde ne olduğunu anlamıyorum, yüzüme bakıyor, çorap zannediyorum ki uyku gözlüğü olduğunu anlıyorum. “Dans ederken konsantre olabilmek için” te allaaaam! İmdat!
Neyse benim çok sevgili, meditasyona gidelim fikrinin sahibi canım arkadaşım hemen kapıyor bir gözlük, biz istemiyoruz, neyse ki bu sefer ısrar etmiyor…
Herkes dans etmeye başlıyor, yani siz ona dans derseniz tabi… Antalyalı ablamız bildiğiniz zombiymiş, abisi ise goril, kabasakal amca dolunayla iletişim kurun diye bağırarak elleri havada apaçi dansı yapıyor, karısı lirik dansçı, yabancı amca elleri kolları hoppidi hoppidi zıplıyor, sarışın kızsa Demet Akalın’ın dansçısı kıvamında… Fikir sahibi arkadaşım gözünde gözlük flemenko hareketleri yapıyor, diğer arkadaşım gülmekten gebermiş vecihi taklidi yapıyor, bense anormal! görünmemek için sallanıyorum sadece…
Bu şekilde yarım saat boyunca dans etmemiz gerekiyor, ama ben sadece gülmekten kusuyorum… Hatta çok gülüyoruz diye yaramazlıktan ceza alıyoruz ve vecihi arkadaşım gözüne gözlük takılarak başka köşeye göderiliyor!
Zaman geçmek bilmiyor, tam dalmışım “bunlar da geçicek” diye düşünürken yabancı amca boğa şeklinde bana doğru koşmaya başlıyor! Kenara kaçarak kurtulmayı başarıyorum derken Antalyalı abi yerde taklalar atmaya başlıyor! ve hepsi “uaaa aaa” şeklinde sesler çıkarıyor… “Aman Yağrabbi!”
Herkes kendini o kadar kaptırmış ki kan ter içindeler, ortamda tütsülenmiş bir ter kokusu, sanırım artık bayılıcam… O sırada müzik bitiyor ve herkes kollarını havaya kaldırarak bir ağızdan “ŞoŞoooo” diye bağırıyor ve benden yükselen o ses “Oooo Yeeee”
Bitti zannediyorum ama bu yaklaşık yirmi dakika daha devam ediyor, tımarhanedeyim herhalde, kamera nerde el sallıcam söz veriyorum kızmıcam!
Sonunda üç kere “Şoşooo” diye bağırarak delirmek şeklindeki dansa bir son veriyoruz.
Yerlerimize oturuyoruz, bu sefer lirik dans başlıyor, yabancı amca namaz kılarımsı hareketler içinde secdeye falan yatıyor… Sanırım rüya görüyorum!
Gözlerimizi kapatıyoruz, on dakika kadar müziği dinliyoruz…
Sonraki on dakika da ise müzik de kesiliyor ve açlıktan gebermek üzere olan midelerimizin gurultusu eşliğinde kabasakal amcanın sözleriyle meditasyon yapıyoruz! Yatak odası ses tonuyla anlatıyor amca, aşk içinizde, siz sevgisiniz… ve sarışın kızın horlama sesi duyuluyor…
Kabasakal amca bozuntuya vermeden devam ediyor, “ölüsünüz siz, yoksunuz aslın…” ve ben de uyuyorum…
Bir çan sesiyle uyanıyorum, sanırım uyuyakalanlar için bu yolu bulmuşlar…
Biraz da kitap okuyorlar bize, Şoşo kitaplarından ve sonunda meditasyon! Bitiyor….
Kaba sakal amca yanımıza geliyor; “Pazar günü de Zen kahvaltısı yapacağız, burada duşunuzu aldıktan sonra kahvaltı yapabiliriz…”
Ardından yine terlik ısrarıyla hep birlikte fotoğraf çekiliyoruz…
Pılımızı pırtımızı toplayıp yukarıya kendimizi zor atıyoruz…
Antalyalı kız kıstırıveriyor köşede, fikir sahibi arkadaşımıza bakıyor ve “sensin dimi?” diyor, bizimkinden cevap geliyor;
-Tabi insan insana benzer…
-Hatırlamadın mı beni? Şişko Zeliha’yım ben!
-Aaaaa Şişko Zeliha, gel bir öpeyim!
Diyaloğunun ardından Şişko Zeliha’nın abisi diğer arkadaşımın beş dakika kadar anlamsızca elini sıkıyor, konuşmuyorlar ama hepsi bir garip bakıyor zaten. Sanırım huşu içinde olduklarından… Ama ne olduğu artık umurumda bile değil, hayatım boyunca unutamayacağım anılarımı da yanıma alarak ayakkabılarımı yarım yamalak giyip olay yerinden kaçarken, fikir sahibi arkadaşımın son yorumuyla gerçekten ölmek istiyorum “Terlikler Güzelmiş”!